26 Eylül 2013 Perşembe

Korkma Sev



Geçen gün Hürriyet yazarı Ayşe Aral aldatılan bir kadının intikam hikayesini anlattı. Bana sorarsanız çok daha iyileri vardır, beni çok etkilemedi yani. Ama alt kısımda yer alan yorumlar çok daha ilginçti. Yorumlar ağırlıklı kadınlardan gelmişti tabii.

Aldatılmanın en kötü yanı “aptal yerine konmak”tır, bunda hepimiz hemfikirizdir sanırım. Bir gecelik mevzular çok daha kolay atlatılabilir, çünkü açıklaması da daha kolaydır. Şehirdışı, akşam yemeği, içki gibi değişkenleri bir araya getirirseniz ve gelip kendiniz itiraf ederseniz büyük bir ihtimalle affedilirsiniz. Ama uzun süreli bir ilişki söz konusuysa ve de itiraf etmek yerine yakalandıysanız o ilişkinin bir daha yoluna girmesini beklemek çok daha zor.

İnsan olarak hepimiz yüksek egolara sahibiz ne yazık ki... Haliyle en aptalımız bile zeki olduğumuzu sanıyoruz. Dolayısıyla bu uzun süren ilişkiye dair hele bir de en ufak bir şüphe duymadıysak çok daha ağır bir darbe alıyor egomuz.

Bu noktada kadınlar olarak genelde en kolayını seçiyoruz, yani diğer kadını suçlamayı. Ancak şunu unutmamak lazım; size sadakat sözü veren tanımadığınız o kadın değil. Aslında hala seçtiğimiz kişi hakkında yanılmadığımızı kabul etmemek için “o kadın”ı suçlamayı seçiyoruz. Biz aslında doğru insanla birlikteyiz, ama o orospu gelip ayarttı bizim adamı. Bu durumun da olduğu oluyor tabii ki ama hiiiiçç tanımadığınız bir insana suçu atacağınıza bir düşünün kendi eksiğiniz, eşinizin eksiği ve ilişkinizde eksik olan neydi de bu kadın dahil olabildi konuya.

Okuduğum yorumlarda ikinci dikkatimi çeken şey “Ben ona hayatımı adadım.” cümlesiydi. Bu sanırım kadınların yaptığı en büyük hata. Eş olduğunu unutup anne rolüne bürünmek... Adam da haliyle annesi gibi davranan bir kadınla eş hayatı yaşayamıyor. Bizim Türk erkekleri zaten eşlerini yatılacak kadın olarak görmekte zorlanırken, bir de kadın kocasının da annesi rolüne bürününce o ilişkiden pek hayır gelmiyor ondan sonra. Ne kocamız, ne de çocuklarımız için bunu yapmamak gerekiyor bence. Hayatınızı kimseye adamayın. Bu hayat sizin. Ve yaşayabileceğiniz tek hayat bu. Eşinizle ilgili de, çocuklarınızla ilgili de sorumluluklarınız var, ancak hayatını birine adamak karşınızdakini ne kadar zor durumlara sokuyor farkında mısınız? Annem beni 36 yaşında doğurmuş ve tek çocuğum ben. Haliyle annemin bana ne kadar düşkün olabileceğini tahmin edersiniz sanırım. 40 yaşındayım hala üzerime titrer. Ama onu kırmadan, hayatıma çok fazla müdahele edemeyeceğini kabul ettirdim ona. Sizler de yapmayın bunu. Bir başkası için kendinizi unutmayın, gereksiz fedakarlıklar yapmayın. Sizin de kendinize ait bir hayatınızın olması tüm ailenin çok daha sağlıklı bir şekilde bir arada kalmasını sağlayacaktır.

Ve bu hayatını adayan kadın, bir kaç satır aşağıda eşinin ölmesini tercih edeceğini yazmış. Ne düşüneceğimi bile şaşırdım. Çünkü bu duyguları aldatıldıktan hemen sonra hissetmek normal de, aradan seneler geçmesine rağmen hala aynı şekilde hissediyorsa bir insan, çok büyük sorun var demektir bu. Hem adama hayatını ada, hem de ölmesini iste. Hata kendinde ama göremiyor ki. Kendi hayatını yaşamamış bir insan başkasının hayatından da bu kadar kolay vazgeçebiliyor işte.

Ağırlıklı karşılaşılan bir konu da bir kere aldatanın aldatmaya devam edip etmeyeceği. “Yerlerde süründü ama affetmedim. Affedersem tekrar yapardı.” diyen ve bunu gurur meselesi olarak gören o kadar çok kadın var ki... Halbuki bunun bilimsel bir cevabı olabilmesi imkansız. Birincisi bu karşınızdaki adama göre değişir. Kiminin hayat tarzı olmuştur aldatmak, kimisi de gerçekten yapmıştır bir hata. Öncelikle bunu çözmek lazım. Bundan sonraki kısım ise aldatılmış olmaya katlanabilecek misiniz katlanamayacak mısınız ona karar vermelisiniz. Ve tabii bu ilişki kurtarılmaya değecek bir ilişki mi oturup geçen yılların analizini yapmak lazım.
En uç noktada gelen yorum ise bir daha aldatılacak diye evlenmek bile istemeyen, hayatına kimseyi sokmayan bir kadındı. Böyle insanlar etrafımızda da var. Evine kedi, köpek de almak istemez bunlar. “Çok seviyorum ama öldüklerinde çok üzülüyorum, onun için almıyorum.” diyen tiplerdir genelde. Hayatlarında hiç bir acı istemezler, en ufak bir risk almazlar. Belki 1-2 ay üzüleceği için 15 senelik keyfi, mutluluğu, bir ömür boyu kalbinde taşıyacağı anıları ellerinin tersi ile iterler.

Anneni, babanı da sevme o zaman, çünkü çok büyük bir ihtimalle (Allah sıralı ölüm nasip etsin inşallah) senden önce göçecekler bu dünyadan. Çocuk da yapma o zaman, kaderin ne yazdığı belli olmaz ama en azından o her hasta olduğunda senin canından can kopacak. Arkadaş edinme, bir kaç tanesi hariç hepsi gelecek, geçecek. Hayattan korkarak, yaşarmış gibi yaparak hayatına devam etmeye çalış... Yaşamak diyebilirsen tabii buna. Karanlığı görmeden aydınlığın, azı görmeden çoğun, acıyı tatmadan mutluluğun anlamını nasıl bileceksin ki? Yaşıyorsun mu sanıyorsun???

Üzüleceğim diye korkarak geçer mi hayat?

Her nedense hep şartlı sevilmelere, sevmelere alışmışız. Aileler çocuklarını başarılı, dürüst, namuslu olduklarında sever. O çocukların da sevgileri büyüdüklerinde hep bazı kriterlere bağlı olur. İyi bir işi varsa sever, mali durumu iyiyse sever, yakışıklı/güzelse sever, kendisini üzmeyecek ise sever.
Hiç denediniz mi bir koşula bağlı kalmadan sevmeyi? Sizi üzse de, görmek istemese de, sizinle olmasa da sevmeyi...

Gerçi şimdiki sevgiler ile eski sevgiler arasındaki uçurum o kadar derin ki dinlediğimiz şarkılarda bile anlıyoruz bunu. Bir şarkı dinlemiştim çok eskiden, sözleri çok net aklımda değil ama genel hatları ile sevdiği kadının elbisesinin kumaşındaki gülün dikeni tenine değer de acıtır diye korkarmış... Ya şimdi? “Allah senin belanı versin, Allah seni kahretsin, Bana gelen sana gelsin (İsmail YK)” gibi anlamlı ve giderli şarkı sözleri moda. Gerçi biz “Ya benimsin, ya kara toprağın” diyen bir kültürün çocuklarıyız. Nasıl bir sevgiyse bu sevdiğinin mutluluğunu istemek yerine ölmesini tercih edebiliyor. O kadar seviyorsan sen öl, daha kolay değil mi?

Benim annem ergenlik buhranlarım zamanında bana demişti ki “Kızım, sen hırsız da olsan, orospu da olsan, katil de olsan... Sen benim çocuğumsun. Seni atamam, satamam, sevmekten vazgeçemem.” Bu insana öyle büyük bir güç veriyor ki... Ne yaparsan yap annenin arkanda olduğunu bilmek. Belki de böyle sevilmeyi öğrendiğim için ben de aynı şekilde sevebildim kocamı, hatalarıyla, doğrularıyla... Değiştirmeye çalışmadan, elimden geldiği kadar yol göstererek.

Ertuğrul Özkök bir yazı yazmış bugün, Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e aşkından bahsetmiş. Çok seven ama sevdiği kadın başkasıyla evlenen bir adamın aşkından bahsediyor. Cesaretiniz var mı böyle sevmeye? (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24789632.asp)


Bırakın korkmayı. Size karşılık verdiği için değil, sizi çok sevdiği için değil, başka sebeplerden değil, sadece sevdiğiniz için sevmeyi deneyin bir. 

19 Eylül 2013 Perşembe

RUHSAL ABAZA



Abazalık genellikle erkekler ile ilgili kullanılan argo bir sözcük, kadın düşkünü veya uzun süre kadınsız kalmış anlamında kullanılıyor genelde.

İnsanları izlemeyi, gözlem yapmayı, konuşmayı severim. Çok da fazla erkek arkadaşım olduğu için erkekleri gözlemlemeye de çok zamanım oldu. Ve bu abazalık halini incelemek oldukça ilginç ve eğlenceliydi.

Erkeğin cinselliği fiziksel olarak da kadından çok farklı. Bizde gizlide saklıda olan üreme organları, erkekler de gayet ortadalar. Sanıyorum bu her iki cinsi beyin olarak da etkiliyor. Erkek cinselliği çok daha ortada yaşama eğilimindeyken, kadın özel yaşamayı tercih ediyor. Tabii ki Türk tipi yetiştirilmenin de etkilerini göz önünde bulundurmak lazım. Kız kısmı daha çocukken bile “kızlar öyle bacaklarını ayıra ayıra oturmaz” gibi cümleler ile muhattap olurken, erkek çocuk “göster amcana/teyzene pipini” diye büyür. Zaten büyüdükten sonra bir çok Türk erkeğinin sadık kalamamasının temelinde kanımca bu travma vardır. 3-5 kız arkadaşı olması yadırganmayan erkek çocukla, doğru düzgün tek bir ilişkisine bile pek izin verilmeyen kız çocuğu büyür ve evlenir. Erkek pipisini neden herkese göstermemesi gerektiğini bir türlü tam anlayamazken, kız da kendine çizilmiş sınırlar içinde kadın olmaya çalışır, ne kadar becerebilirse. Sonra biz bu ikilinin mutlu olmasını bekleriz.

Türk erkeği neticede Akdeniz bölgesine daha yakın olmaktan dolayı kanı kaynar ve cinselliğe düşkündür. Ancak yapılan araştırmalara baktığınız zaman ortalama bir Türk erkeğinin boşalması için 4 dakika yeterli oluyor. Diğer ülkeler de çok iyi durumda sanmayın, en iyisi İngiltere. Süre mi? 10 dakika. 5 ülkeden seçilmiş 500 erkek arasında yapılan bu araştırmada sadece bir kişi gerçekten ciddi bir zaman ayırıyor, 52 dakika. 

Şimdi bütün bu bilgiler ışığında erkeklerin neden sadece abaza değil, ruhsal abaza olduğunu açıklayacağım.
Düşünün ki; çok sevdiğiniz bir hobiniz var. Gerçekten çok hoşunuza gidiyor, o hobinizle ilgilendiğiniz zaman mutlu oluyorsunuz, rahatlıyorsunuz. Hatta bu hobinizden bahsetmeyi de çok seviyorsunuz. Bu hobiniz hakkında konuşmayı çok sevdiğiniz arkadaşlarınız var. Bir araya geldiğinizde saatlerce bu hobiniz hakkında konuşuyorsunuz, yeni tekniklerden, eski anılardan bahsediyorsunuz. Ama iş hobinizle gerçekten ilgilenmeye geldi mi 10 dakikadan fazla zaman ayırmıyorsunuz.

Mesela film seyretmeyi çok seviyorsunuz ama filmi ancak 10 dakika izliyorsunuz. Mesela resim yapmayı çok seviyorsunuz ama en fazla 10 dakika yapıyorsunuz.

Erkekler de cinsellikten konuşmayı çok seviyorlar. Neredeyse hayatlarının merkezinde bir tek cinsellik var bile diyebiliriz bazıları için. Konuşuyor, düşünüyor, hayal ediyor... Ama yatağa girdi mi 10 dakikada işi bitiyor. Beden tatmin oluyor, ancak beyin için 10 dakika yeterli olmuyor. Bedenin yorgunluğu hafiflemeye başladığı anda beyin tekrar, o 10 dakika hiç yaşanmamış gibi bu konuda düşünmeye devam etmeye başlıyor ama beden bu tempoya çok fazla dayanamıyor.

İşte bu yüzden bizime erkeklerimizin çoğu ruhsal abazadır. Bu adamların hayatlarının merkezinde genelde kadınlar ve seks vardır. Dillerinden neredeyse hiç düşmez, çevrelerinden kadın eksik olmaz, daha birinin koynundan çıkarken gözü ötekine kayar. Çevrelerinde genelde kazanova olarak bilinirler. Üç beş kadını aynı anda idare ederler. Çünkü hem ruhlarını bir türlü doyurmayı beceremezler, hem de bilinçaltlarında birlikte oldukları kadınları da mutlu edemediğinin farkında olduğundan başarısızlığı ile yüzleşmemek için sürekli sevgili değiştirir, bir kadından diğerine gider. 


Sevgili kadın okuyucularıma son bir not; erkeksi ve  karşı konulamaz bir görüntü veren bu kazanovaların kullanım süresi 4 dakikada doluyor ne yazık ki, unutmayın

Ve ruhsal abaza arkadaşlara bir not; 3-5 dakika ile yetinmeyin. Madem bu işe bu kadar düşkünsünüz, zaman ayırın, hakkını verin... Karşınızdaki kadını gerçekten mutlu etmeye başladığınızda, işte o zaman bir kadının bile yeterli olacağını anlayacaksınız. 

18 Eylül 2013 Çarşamba

GÜVEN = ALDATMAMAK MI?


Güven konusu bu günlerde o kadar çok karşıma çıkıyor ki arkadaşlarım ile paylaştığım düşüncelerimi sonunda yazmaya karar verdim.

Bir ilişki için en önemli şeylerden birisidir güven duymak, değil mi? Ancak bu güvenin çerçevesini, sınırlarını çok iyi çizmek gerekiyor. Öncelikle GÜVEN’in Türkçe sözlükteki karşılığına bakalım; Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat.

Peki bizim güven duygumuz hangi noktada yıkılıyor? Aldatıldığımızda. Bunun dışındaki tüm sorunlar bir şekilde atlatılabiliyor ama aldatılmak bütün her şeyi değiştiriyor. Bence güvenimizin yıkılması konusunda belki de en son nokta olmalı aldatılmak. Erkekler bu sözlerime dört elle sarılacaktır, eminim. Ama başlarına ne çoraplar öreceğimden haberdar değiller henüz.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki; insan kimi zaman kendi yaptıklarına bile inanamıyor. Hayat öyle garip bir şey ki “Hayatta yapmam” dediğin şeyi öyle bir getirip koyuyor ki önüne... Tükürdüğünü yalamaktan başka bir şey kalmıyor sana. Şunu unutmamak lazım ki; insan ayıpladığını yaşamadan ölmezmiş. Onun için başkalarını ayıplamadan önce çok iyi düşünmek lazım. Hangi şartlar onu bu noktaya getirdi bilemezsiniz. O çok ayıpladığınız şey, aldatmak bile olsa, bir gün öyle bir şartlarda çıkar ki karşınıza ve öyle bir kapılıp gidebilirsiniz ki siz bile şaşırırsınız. Lütfen bir durup düşünün, bugüne kadar yaşamış olduğunuz şeylere bir bakın. Hiç mi kendi yaptığınıza inanamadığınız bir şey olmadı? Mutlaka olmuştur. Belki hatırlamaya bile utandığınız bir şeydir. Beyin öyle bir organ ki, başkalarını çok kolay yargılarken, sıra kendisine geldiğinde sizin önünüze o kadar mantıklı bahaneler koyar ki kendinizi bunu yapmakta yüzde bin haklı hissedersiniz. Seri katillerin bile kendilerinin Tanrı tarafından görevlendirilmiş olduğuna inandıklarını göz önünde bulundurursanız çok daha iyi anlarsınız ne demek istediğimi. Hele ki işin içine kadınlar için aşk, erkekler için cinsellik girdiğinde kendimiz olmaktan çıkmamız bile mümkündür.

Kendimize bile güvenmek bu kadar zorken bir başkasının sırtına bu yükü yüklemek bana çok da doğru gelmiyor. Güven benim için bambaşka şeylerden oluşuyor. Hasta olduğumda bana bakar mı, ihtiyacım olduğunda koşup gelir mi, başımıza çok kötü bir şey gelse hala yanımda kalır mı? Bu soruları çok daha çeşitlendirmek mümkün. Mesela eski bir sevgiliniz olduğunu düşünün, belki de sizi aldattı ve ayrıldınız. Ama bir şekilde sıkıntıda olduğunuzu duymuş veya siz paylaşmışsınız, koşup geliyorsa o insan güvenilirdir. Ama mesela sizi hiç aldatmamış, başkasına yan gözle bile bakmamış birisi, ama siz nezle olunca o arkadaşları ile maç seyretmeye gidiyorsa, paraya ihtiyacınız varken o kendine fazladan bir elbise daha alıyorsa, o zaman oturup düşünmeniz gerekir.

Çok genç yaşında evlenen bir arkadaşım kendisini hiç aldatmamış bir eşe sahipti. Aldatmama sebebi eşine olan sevgisinden çok Allah korkusuydu. Birlikte neredeyse 20 yıl geçirdiler. Bu kadar süre boyunca erkek öyle şeyler yaptı ki gidip aldatmış olsa bundan çok daha az zarar verirdi. Sonunda boşandılar, ancak bitti mi? Tabii ki hayır. Adam hala elinden gelen her türlü şekilde kadını zora sokmak için uğraşıyor. Hiç aldatmamış olan bu adama güvenilir mi sizce?


Tabii ki burada aldatanları desteklemiyorum. Bu yazıdan anlamanız gereken bu değil. Ancak güven=aldatmamak diye düşünülmesini çok yanlış buluyorum. Sizin iyi gününüzde de, kötü gününüzde de yanınızda olabilecek insan güvenilir insandır. (Bu arada ufak bir not; sadece kötü günlerinizde ortaya çıkan arkadaşlarınıza da dikkat edin derim. İyi gün dostu olmak kötüdür ancak sadece kötü gün dostu olanların da, insanların mutsuzluğundan beslendiğini düşünürüm ben.) Yoksa sadece sizi aldatmasına dayanarak güvenilir olup olmadığına karar vermemelisiniz. 

17 Eylül 2013 Salı

TARTIŞ-MA



İnsanın en zayıf olduğu anlardan biridir sanırım tartıştığımız zamanlar. Karşımızdaki de kendimiz de sadece diğer kişiye kendi derdimizi anlatmaya odaklanırız. Onu duyduğumuzu, anladığımızı üstün körü belli ederken aslında tek hedefimiz onun fikrini değiştirmesini ve bize hak vermesini sağlamaktır.

Unutulmaması gereken en önemli nokta; karşımızdakinin iyi niyetli olduğuna inanmak. Bazı şirketlerde senelik olarak yapılan Performans Geliştime sistemlerinde (çalışanın performansının farklı kriterler çerçevesinde değerlendirildiği sistemler) çalışanlar bu maddeden de puan alıyorlar. Karşınızdakinin söylediğini kişisel bir saldırı olarak algılamaktansa, onun iyi niyetli olduğuna inanarak dinlerseniz bir şeyler öğrenebilirsiniz ve sonrasında ortak bir noktada buluşabilme şansınız artar. Mesela çocuğumuzun hangi okula gideceği konusunda tartışıyorsak ve ortada üzerinde anlaşılamamış olan iki okul varsa, sonuçta anne de, baba da çocuğunun kötülüğünü istemez. İki farklı okul seçmiş olmalarının sebebi kendi seçtikleri okulun çocuklarının eğitiminde çok daha faydalı olacağını düşünmeleridir. Farklı düşünüyor olmaları ise çok normal, çünkü aynı ailenin içinde doğup büyümüş olduğumuz kardeşlerimiz ile bile her zaman, her konuda aynı şekilde düşünmüyoruz. Anne, babanın kendi dediğini ezmenin peşinde olmadığını anladığında, baba da annenin amacının hava atmak olmadığını anladığında çok daha kolay anlaşacaklardır. Birbirimiz hakkındaki önyargılarımız tartışmaları zorlaştırmaktadır. Bu yüzden karşımızdakinin iyi niyetli olduğuna inanmak çok önemlidir.

Tartışmayı “milletçe” bilmediğimiz de ortada zaten, televizyondaki tartışma programlarına, meclisteki görüşmelere bakmak bile yeterli. İnsan psikolojisi ne yazık ki bir çoğumuzun üzerinde pek bilgi sahibi olduğu bir konu değil. Seçtiğimiz kelimelerin, ses tonumuzun, duruşumuzun bile karşımızdaki insanın tüm algısını değiştirebileceğini unutmamak lazım. Bu algı değişikliğinin size etkisi ne olur? Bağırmadığınız, suçlamadığınız, hakaret etmediğiniz sürece karşınızdakinin savunma mekanizmaları harekete geçmez, sizi dinlemeye, anlamaya ve sorunu çözmeye daha yatkın olur. Suçlamak yerine neler hissettiğinizi anlatın. Mesela eve geç gelen bir eşten bahsediyorsak “Her akşam eve geç geliyorsun zaten.” vs gibi suçlamak yerine, sakin bir şekilde “Sen eve geç geldiğinde ben kendimi ilgisiz bırakılmış hissediyorum. Bu da kendimi kötü hissetmeme sebep oluyor.” şeklinde açıklarsanız söylenmelerinizi kulak ardı etmek yerine sizi üzmemek için biraz daha erken gelmeye başlaması çok daha olasıdır.

Akdeniz insanları olarak bağırmayı fazlasıyla seviyoruz ki bu bir tartışmada olabilecek en kötü şeylerden biridir. Ortada sükunet, sakinlik yoksa o tartışmayı sürdürmenin her iki taraf için de bir anlamı kalmaz, çünkü olay desibel yarışına dönmüş, güç gösterisine dönmeye hazır hale gelmiştir. Eğer birbirinizi dinlemiyorsanız tartışmanın bir anlamı yoktur. Eğer iş bu noktaya geldiyse daha sonra, sakinleştiğinizde konuşmak üzere konuyu kapatın.

Hedefimizi doğru belirlemek de çok önemli.  Okul örneğinden devam edersek, amacımız bu okullardan birini diğer kişiye kabul ettirmek olmamalı. Belki üzerinde anlaşmaya varabileceğiniz başka bir okul da bulabilirsiniz. Çözüm konusunda alternatiflere açık olmak, kendi çözümümüzde diretmemek, farklı çözümlerde anlaşabileceğinizi düşünmek bile sizi tartışmayı sonlandırmaya hızla yaklaştırır. Asgari müştereği bulmayı hedeflemek gerek.

Bir diğer önemli nokta fikrimizi net olarak anlatabilmek ve karşımızdakini doğru anlayabilmek. Mesela; her iki okulun da avantajlarını ve dezavantajlarını ortaya koymak, konunun birlikte muhasebesini yapmak her iki taraf için de karşısındakinin endişelerini anlamaya yardımcı olacaktır.

Hakaret etmeyin. İnsanlar sinir anında söyledikleri sözleri unuturlar, ancak bu sözlere muhattap olan kişinin unuttuğunu söylemek mümkün değil ne yazık ki.

Önceki tartışma konularınızı karıştırmayın. Okul yüzünden tartışıyorsanız, eve geç gelmesini konuya karıştırmayın. 

Unutmayın ki, kavganın kazananı yoktur. O yüzden mümkün olduğunca kısa sürede çözebileceğiniz çekilde davranmak en iyisidir. 

16 Eylül 2013 Pazartesi

#DirenmeBeyin


Hepimiz sürekli bir değişim içindeyiz. Kimi zaman fark ediyoruz bunu, kimi zaman ise farkında bile olmadan değişiyoruz. Bugün dönüp geriye baktığımızda 18 yaşındaki beğenilerimizi bugün çok da sahiplenmediğimizi görüyoruz. Ama bütün bunlara rağmen en az fark ettiğimiz değişim kendimizdeki.

Kendimizi değiştirmeye ne kadar az istekliysek başkalarını değiştirmeye ve şekillendirmeye de o kadar gönüllüyüz. Eşimizin veya kız/erkek arkadaşımızın bir şeyi söyleme şeklinden tutun, ailesine karşı davranışlarına, bir yere gittiğimiz zamanki hareketlerine kadar her şeye müdahale etmeyi kendimizde hak görürüz. Sürekli bir şekilde eşimizi/arkadaşlarımızı düzeltmeye çalışırız. Ancak kendimize geldiğinde ya “ben öyle demek istemedim”in arkasına sığınırız, ya da niyetimizin iyiliğinden bahsederiz. 

Çünkü beynimiz hiç bir zaman kendisinin hatalı olduğunu kabul etmek istemez. Bununla ilgili bir araştırma yapılmış. Amerika’da bir çok garip tarikat var biliyorsunuz. Bu tarikatların müritleri arasında inceleme yapmışlar. Diyelim ki Güneş Tarikatı ve belli bir tarihte (31 Aralık 2012 mesela) güneşin patlayacağını ve hepimizin öleceğini öne sürmüş olsunlar. Bu tarikata inanan insanlar bu bilgiye dayanarak bütün mal varlıklarını satıp, o tarihte zarar görmeyecek tek yerde toplanıyorlar. Ancak tarikatın belirlediği tarihte hiç bir şey olmuyor. Şimdi biz şu anki mantığımızla düşündüğümüzde bu tarikat müritlerinin tarikattan ayrılacağını ve artık inanmayacağını bekleriz, değil mi? Ama hayır. Olan bunun tam aksidir. Müritler daha bir şevkle sarılırlar tarikatlarına ve inançlarına. Önlerine sürülen her türlü bahaneyi kabul etmeye hazırdırlar. Tüm diğer güçler kendilerine karşı savaşmaktadır. Çünkü beyin bu kadar zaman boyunca bir hurafeye inanmış olduğunu, kandırıldığını kabul etmek istemez. Aynı şeyi eşleri tarafından aldatılan insanlarda da görürüz. Her şey ayan beyan ortadayken bile olabilecek en saçma açıklamayı bile yutacak kıvama gelmemizin sebebi budur. Hem aldatılıp bunu anlamamış olmayı yediremeyiz, hem de bu kadar yanlış bir seçim yapmış olduğumuza inanmak istemeyiz.

Ben burada bir şey daha eklemek istiyorum; bugüne kadar hep beynimizin çok akıllı olduğunu, kalbimizin bizim önümüzde engel olduğunu düşünmüşüzdür. Ancak beyin ile ilgili yapılan tüm araştırmalar gösteriyor ki; beyin kendi ürettiği hormonlara bağımlı, ilk çağlardaki atalarımızdan beri taşıdığımız korkularla ve çocukluğumuzda yaşadığımız olumsuz olayların tekrar etmesini engellemeye çalışarak kimi zaman bizi çok daha fazla içinden çıkılmaz durumlara sokar. “O” insanla asla olmayacağımızı bilsek bile ayrılmayı beceremememiz bundandır. Kalptir aslında bize doğru yolu gösteren. Çünkü beynimiz o kişiyle birlikteyken salgıladığı hormonları bir daha salgılayamayacağını düşündüğünden bir yoksunluk krizine gireceğini düşünerek bu acıyı çekmesini engellemek için elinden gelen her şeyi yaparken aslında bu arada çok daha fazla acıya sebep olduğunun farkında değildir. Bu yüzden asla unutmayın ki beyin ile ilgili söylenmiş en güzel söz “Beyin çok iyi bir köle, çok kötü bir efendidir.” lafıdır.

Bu nedenle her türlü değişim karşısında aslında direnenin de beynimiz olduğunu unutmamalıyız. Hatta #direnmebeyin bile diyebiliriz.

Etrafımızdaki insanların değişmesini çok kolay görürken bu yüzden kendi halimizden ya memnun bir tablo çizeriz, ya da “ben böyleyim, beni böyle kabul etsin” deriz. Benim size değişimle ilgili önerilerim;
  • Davranışlarınıza dışardan bir bakmayı deneyin. Bunu başarmak zor geliyorsa çok yakın arkadaşlarınızdan ve ailenizden yardım alabilirsiniz.Arkadaşlarınızın/Sevgilinizin/Eşinizin uyarılarını kulak ardı etmeyin.
  • Hoşlanmadığınız ve değiştirmek istediğiniz davranışları listeleyin.
  • Olumsuz davranışlarınızın arkasında yatan korkularınızı bulmaya çalışın. 
  • Gerçekten değişebileceğinize beyninizi inandırın.
  • Sabretmeyi öğrenin. Ve unutmayın sabretmek sadece beklemek değildir, beklerken nasıl davrandığınızdır.


22 Ağustos 2013 Perşembe

ÇOCUKLAR NEDEN HER ŞEYE AĞLAR VE İLK AŞK, İLK ÖPÜCÜK NEDEN UNUTULMAZ?


Kısa bir süreliğine dışarı çıkacaksınız ama çocuğunuz sizden ayrılmak istemiyor ve ağlıyor.
Evinize gelen misafirler gidecekler, çocuğunuz gitmesinler diye ağlıyor.
Kardeşi / arkadaşı oyuncağını almaya kalktığında vermek istemiyor ve ağlıyor.
İstediği her şey anında olsun diye bekliyor, olmadığında ağlıyor.

Eminim çocuğu olan tüm aileler bu zor dönemden geçmiştir. Hatta, büyüdüğümüzde çocukken ne kadar kolay ve her şeye ne kadar çok ağlayabildiğimizi düşünüp şaşırdığımız da olmuştur. Çocukken her şey ÇOK’tur zaten. Çok gülersin, çok ağlarsın, çok seversin...

Aslında bütün bunların sebebi çok basittir; BEYİN ve tecrübe.

Öncelikle; beyin aslında bizim sandığımız kadar zeki bir organ değil. Kendi ürettiği hormonlara ve kimyasallara bağımlı yaşayan bir organ beyin. Korkuları, yoksunluk krizleri, kendini koruma gibi sebeplerle çoğu zaman bizi yanlış yönlendiren ve bu yanlış yönlendirmelerine de harika sebepler üreterek bizi kandıran bir organ.

Çocukken insanın çok fazla tecrübesi yoktur. Bu tecrübesizlik hali yaşanan şeyin olabilecek en kötü şey olduğunu düşündürür. Annen 15 dakikalığına komşuya gidecekse, bu senin için dünyanın sonu olabilir. Çünkü hem 15 dakika senin için anlamlı bir zaman dilimi değildir, hem de annenden ayrılmak ile ilgili beynin de bir veri yoktur. Bu nedenle yoksunluk olacağı korkusuyla beyin tüm duyuları harekete geçirip annenin gitmesini engellemek için elinden geleni yapar. Çocuk ancak bir kaç sefer sonra buna alışır. Kimi zaman alışması daha da uzun sürebilir. Eğer annenin evden ilk gidişinde çocuk kötü bir olay yaşadıysa beyin bunların hepsini kayıt altına alırken annenin gidişi ile acıyı/korkuyu eşleştirir ve her seferinde aynı sıkıntıyı yaşayacağını düşünerek krizler geçirebilir.

Buradan başlıktaki diğer konuya dönmek istiyorum. İlk aşk, ilk öpücük neden unutulmaz. Yine çok basit, çok bilimsel ve beyinle ilgili bir sebepten dolayı.

Beynin çalışma sistemine göre, beyin bir şeyi sadece ilk kez yaparken bütün duyuları, duyguları ve dikkati ile yoğunlaşarak takip ediyor. Aynı şey karşısına ikinci kez geldiğinde ise “Bunu biliyorum, geç” şeklinde bir yaklaşımda bulunuyor. Kimi zaman başınıza gelmiştir, bir yere ilk kez yemeğe gidersiniz ve gelen yemeğin tadı muhteşemdir, sizi kendinizden alır. Ancak ondan sonra oraya ne zaman giderseniz gidin ilk seferindeki tadı bir daha asla yakalayamazsınız. Sebebi restoranın kullandığı malzemeyi veya ahçısını değiştirmiş olması değil, sizin beyninizdir aslında. İlk seferinde tüm varlığıyla orada hazır kıta olan beyin, aynı olayı ikinci kez yaşayacağı zaman o kadar dikkat etmez.

Bu sebeple ilk aşk çok can acıtıcıdır genelde. Beyin hem olumlu, hem de olumsuz hislerin hepsini pür dikkat olduğu zamanda yaşamaktadır. İlk aşk acısını atlattıktan sonra insan büyür, olgunlaşır, tecrübe kazanır. Çünkü artık bilir ki aşk acısından ölünmez. Aynı sebeple ilk öpücük de pek unutulmaz.

Sonuç olarak; bebekler ve çocuklar her zaman çok ağlayacaklar, ancak böyle tecrübe kazanacaklar. Ne yazık ki tecrübe kazandıkça o eski duyarlı halleri kaybolacak ve büyüyecekler. Bugün dönüp arkama bakıyorum, ne kadar gereksiz şeylere, kişilere ağlamışım eskiden, ne gereksiz insanları taşımışım aklımda... Siz siz olun beyninizin nasıl çalıştığını iyi öğrenmeye bakın. “Ben böyleyim” dediğiniz her şeyin aslında beyninizin size bir oyunu olduğunu unutmayın. Antidepresanlar nasıl insanları mutlu ediyorsa aslında doğru ilaçlarla sizi bir ruh hastasına, bir dahiye, bir sapığa, bir katile, çok dindar birine döndürebilmek de mümkün. O yüzden beyninizi iyi tanıyarak kendinize çok daha konforlu ve huzurlu bir hayat yaratabilmeniz mümkün. Eskiye çok takılıp kalmayın, yeniliklerden korkmayın ama rüzgarına da kapılıp gitmeyin. 

17 Mayıs 2013 Cuma

Koçluk mu Psikolojik Danışmanlık mı?


Psikolojik Danışmanlık; problemi olan bir “danışan” ile “danışman” arasında, danışanın çevresi ile daha etkili davranışlar geliştirmesini sağlayıcı yönde, uyarıcı bir bilgilendirme, tutum ve davranışları ile gerçekleştirilen ve danışanın kendisini daha iyi hissetmesi ve kişisel doyum sağlayacak şekilde davranması amacına yönelik, karşılıklı bir etkileşim süreci olarak tanımlanabilir. http://www.aktuelegitim.com ) 
International Coach Federation (ICF)'ın koçluk tanımı ise; "bireyler ve organizasyonların performanslarını arttırarak sıra dışı sonuçlar elde etmelerini sağlayan etkileşimli bir yöntemidir" şeklindedir. Profesyonel koçlar danışanları ile iş, kariyer, finans, sağlık ve özel ilişkiler gibi alanlarda birebir çalışır. 
Psikolog veya koçun neyi yapmadığına baktığınızda ise, bu kişinin sizin sorularınıza yanıt vermediğinizi görürsünüz. Her iki durumda da danışmanın danışanı etkilemiyor olması gerekmektedir. Size kendi fikirlerini empoze edemez. A'yı mı yoksa B'yi mi seçmeniz gerektiğini söyleyemez, söylemez. O doğru sorularla, sizin kendi içinizdeki cevabı bulmanıza yardımcı olur. Yaşam koçları maksimum 12 seans görüşürler ve daha çözüm odaklıdırlar, nedenlerle ilgilenmezler. Psikologlar ise sizinle senelerce görüşebilir ve taa çocukluğunuzdan başlayabilir her şeye. 
Bu şekilde anlatıldığı zaman iki uzmanın birbirinden bir farkı olmadığını düşünmüş olabilirsiniz. Ancak bu noktada şunu eklemeden geçmemek lazım ki; yaşam koçları sadece psikolojik olarak sağlıklı bireylerle çalışırlar. Psikolojik sorunları olan danışanlarını mutlaka bir psikoloğa yönlendirmeleri gerekir. 
Bu bilgilerden sonra aslında benim anladığım şudur ki; önemli olan doğru soruları sorabilmek. Belki bir yaşam koçluğu almaya karar verdiniz veya vereceksiniz, böyle bir şeye ihtiyacınız olduğunuzu düşünüyorsunuz... Hayatımızda karşımıza ne zaman problem çıkacağını bilemeyiz. Önemli olan bunlarla baş edebilmeyi öğrenmek. Dolayısıyla eğer siz de kendinizi; kendinizi tanımak ve doğru soruları sormak üzerine eğitirseniz bir yaşam koçundan alabileceğiniz desteği hayatınızın her anında hem kendinize, hem de etrafınızdakilere sağlayabilirsiniz. 
"Self coaching - Kendine koçluk etme" kavramı yurt dışında yayılmakta. Ben ise buna daha farklı bir isim veriyorum; I Project - Proje Ben. 
Daha sonraki yazılarımda bundan bahsedeceğim.